HEPİMİZ MEZARIYIZ KENDİMİZİN

4/2/2008

renesenug.blogspot.com

Selamlar;

Şu sıralar yazdığım romanım "Azraile Şaka Kabilesi "nin taslağını okuyucularla paylaşmak için her gün  bir sayfa olarak  renesenug.blogspot.com adresinde yayınladığımı bildiririm. Roman  bir kitabın içinde yaşayan 18 yaşındaki  Sercan'ın, kendisini ve var oluşunu keşfetmek için  kelimelerden oluşan yollarda (satırlarda ) hecelerden hecelere zıplayrak dolaşırken, daha önce  hiç karşılaşmadığı bir kelimeye basıp ayağının kaymasıyla, yaşadığımız "somut" dünyaya düşmesiyle başlıyor. Basıp düştüğü kelime elbette ki "aşk". Bakalım Sercan, düştüğü bu dünyadan kendi dünyasına dönene kadar ne tür zorluklarla karşılaşacak.

 

Güneş Ener 

18/12/2006

KURTLAR VADİSİ IRAK,GÖNÜLDEN IRAK DEĞİL…

KURTLAR VADİSİ IRAK,GÖNÜLDEN IRAK DEĞİL…

 

 

Türkiye dışında dünyada da etkileri hala sürmekte olan Kurtlar Vadisi Irak filmi “müziklerinin Efendisi” Gökhan Kırdar ile filmde yer alan Zikir sahnesi üzerine söyleştik. Gökhan Kırdar; filmin en can alıcı sahnesi olan zikir sahnesindeki müziğin ruhani boyutunu, müziğin ruhunu ve film müziklerinin perde arkasını  samimi bir dille Bugün Gazetesi okuyucularına anlattı.

 

Kurtlar Vadisi Irak filminde yer alan “Zikir “ sahnesinde kullandığınız müzik ile filmin geri kalan müziği arasında ne gibi farklar var sizce? 

 

Kurtlar Vadisi Irak filmi belli hedefleri olan belirli bir hareket oluşturmayı hedefleyen bir çalışma olduğu için şu ana kadar yapılmamış bir çok özel imgeye,kavrama,felsefeye rastlamak mümkün.Filmin içersinde izlediğimiz zikir sahnesinde kullandığım müzik bir kadiri ilahisidir. Aşık Gelani’ye aittir. Ben sadece ilahiyi özünü bozmaksızın; sahnede verilmek istenen atmosferi desteklemeye ve çok sesli bir hale getirmeye çalıştım.

 

 

Özellikle Zikir Sahnesinin filmin en etkileyici sahnesi olmasını neye bağlıyorsunuz? 

 

Kurtlar vadisi Irak filmi  çok realistik bir takım söylemler,diyaloglar üzerine giderken birdenbire çok daha ruhani bir duruma dönüşmek durumundaydı. Ben de filmin içersinde bir ruhani delik açılması gerektiğini düşündüm.Böylece otantik haliyle yani yüzyıllardır sergilendiği haliyle kaydedilmiş olan zikrin üzerine,birtakım derinlikler katarak verilmesi gereken  doğru mesajı aktarmaya çalıştım..

 

Filmin diğer sahnelerinde sahnenin vermeye çalıştığı duyguyu   müziklerde paralel olarak besteledim. Örneğin sert işkence sahnelerinde cehennem atmosferini yaşatabilecek şekilde ironi yaratmaya çalıştığım. Şeyh’in canlı bomba olunmaması  konusundaki telkinleri ve Leyla’yı vazgeçirmesi sahnelerinde  duygusal yükselme olduğuna inandım Müziğimi yaparken filmin çekildiği Kerkük’te ve Kuzey Irak’ta o yöreye ait Kerkük türküsü ve Altın Hızma çalışmasını hazırladım. Sonuç olarak birçok müzik formunu ve bir çok elektronik müzik formunu sert ile yumuşaklığı karıştırdığım bir müzik anlayışıyla harmanladım.

 

 Çalışma sisteminiz nasıl ?

Aslında çalışma sistemimde genelde film bittikten sonra sahnelerde verilmek istenen duyguya göre beste yapıyorum..Kurtlar Vadisi Irak; benim film daha çekilmeden üzerinde çalışmaya başladığım ; uzun metraj çalışmalarım  içersindeki tek film.Diğer bütün uzun metrajlar film bir şekilde

tamamlandıktan sonra çalışmaya başladığım projelerdi.

 

-Bu anlamda müziğinizi yaparken filmin yapımcıları , senaristi yada yönetmeni tarafından yönlendirildiniz mi , yoksa tamamen size mi bırakıldı?

Sanatçı özgürdür, yoksa sanatını yapamaz. Kurtlar Vadisi dizisiyle  3,5 yıldır bir geçmişimiz var . Aynı ekiple dizi üzerinde çalışıyor olmamızın da verdiği tanışıklıktan kaynaklanan bir ortak bakışımız oluşmuştur kuşkusuz.Kurtlar Vadisi dizisinde de filminde de asıl amacımız seyirciye en iyisini ve kalitelisini sunmak olduğu için herkes işini en iyi şekilde yapmaya çalıştı ve  “ yok benim istediğimi yapacaksın” gibi bir yaklaşımda bulunmadı. Zaten kişilik olarak yaptığım her çalışmada  ;Kurtlar Vadisi projeleri olsun Yabancı Damat’ta olsun hepsi her noktada müzikal olarak hiçbir müdahaleye izin vermediğim ve böyle bir şeye de kalkışılmayan bir ortam olduğu için başarılı bulundum. Sonuçta ben nasıl senaryoya . oyunculuğa,rejiye müdahalede bulunmuyorsam yaptığım işte de bu güvenin bana duyulmasını ve işime de karışılmamasını daha sağlıklı buluyorum.

 

-Bestelerini yaparken etkilendiğin olgular nelerdir?

Son dönem yaptığım çalışmalar özellikle sonsuzluğa ait olduğunu düşündüğüm için bir çerçeveye oturtmak zor geliyor.Her hangi bir müzik türüne veya biçimine bağımlı kalmayan bir çok tarzı ve çeşitliliği içinde taşıyan çalışmalar yapıyorum son dönemde.1994 yılında piyasa çıktığımda Akdeniz müziğini

 Batı müziğiyle sentezleyen Türk müziğini batı müziğiyle sentezleyen müzisyen olarak adlandırılıyordum.Şimdiyse daha çok “derinlik” için çalışıyorum.

 

Nasıl bir derinlik bu?

Hava gibi değişken, bir çok yerden insanın içine sızabilen ve moleküler yapısıyla daha yoğun ve hareketli bir derinlik. Eğer yaptığım müzik bir hayvan olacak olsaydı  kelebek olurdu çünkü kelebeğin dönüşüm evreleri vardır. Dönüşüm de  evrende tek mutlak olan şeydir, hepimiz bir takım şeylere dönüşürüz, benim müziğimde dönüşüme remikslere türevleri alınmasına uygun bir müzik olduğu için kelebeğe benzetilebilir.

 

-Endüstriyel müzik çok mekanik bir tarz ve  sen bu mekanik müzikle ruhsal bir derinlik  yaratmaya çalışıyorsun. Bu noktaya varmak için hangi süreçlerden geçtin ?

 

Bir makarna sosu yapacağınız zaman malzelemeleri seçersiniz.İnsanlar yerken önce tadına dikkat ederler sonra malzemelerine bakarlar.Önemli olan da karışımın tadıdır bence. Senelerden beri ülkemizde karışım müzik yapılmakta pop müzik dediğimiz şey fantezi müzikten farklı değildir.Bu karışımın oranı belirlenemediği için bu tür müzik türleri ortaya çıkmaktadır.Aslında profesyonel olarak baktığımızda iyi bir karışım yapmak için karıştırdığınız her şeyin teker teker bilgisine sahip olmanız gerekiyor.Birazcık batı müziği birazcık doğu müziği bilgisiyle olacak şey değil açıkçası.Bende aslında 1994 yılında gelensel müziği bir kenara bırakıp elektronik müziği ayrıntılı bir biçimde incelememin meyvelerini topluyorum.Batıya ait müziği geleneksel müziğimiz kadar itinayla öğrendiğim ve iki tane iyi bildiğim türü karıştırdığım için ortaya iyi bir karışım çıkıyor aslında.Eğer bunlar eksik olsalardı ortaya pop fantezi dediğimiz türde müzikler üreten biri olurdum.O dengeyi tam bilmeden yapılmış müzikler yapıldığı için pişmemiş yemekler insanların önüne sunuluyor.O yüzden de o lezzetler evrenselleşemiyor sadece yerel yiyecekler olarak kalıyor.

 

-Kurtlar vadisi dizisini ve  filmini seviyor musun ?

 

Evet çünkü sevdiğim bir ana fikri var ve o ana fikir insanları harekete geçiren bir şey.Milyonlarca insan bu filmi izliyorsa zaten bu kötü bir film olamaz.insanların sanatsal bir önermeye boşu boşuna bu kadar yoğun bir ilgi göstereceklerine de  inanmıyorum.Sonuçta sanat insana her zaman estetiği veren bir şeydir; sadece  fikir verebilecek olsa bu dizi olmaz roman olarak kalırdı.Belki  en çok satan roman olurdu ama bu kadar kişiye ulaşmazdı. Bu kadar matematiksel bir hesaplamadan sonra kurtlar vadisini iyi bir film mi yoksa kötü bir film mi diye eleştirmek yerine içindeki detayların çeşitliliğinin ve her insanın kendisine çıkaracağı bir pay olduğuna inanıyorum.

 

Siz Kurtlar Vadisi Irak filminden Gökhan Kırdar olarak  nasıl bir pay çıkarttınız?

Benim kendime dair çıkarttığım pay çok net aslında;bu film canlı bomba olmayı düşünen bir kişiyi bile fikrinden vazgeçirebilecekse doğru bir şey yapıyor demektir. Filmde yer alan Arapların,Kürtlerin,Türklerin ve Amerikalıların dört ayrı kültürün bir arada savaşmak için toplandığı bir atmosferi, barış için bir arada olunması gerektiği mesajı haline dönüştürebilirsek doğru bir şey yapmışız demektir. Eğer birinin acısını yok edebiliyorsam yahut birinin acısını hafifletebiliyorsam yada yere düşen bir ardıç kuşunu yuvasına geri  koyabiliyorsam boşuna yaşamış olmayacağım diyebilirim çünkü.Kurtlar Vadisi Irak filminin Türkiye dışında da başarıları olduğunu biliyoruz bu sadece Türkler izlediği için başarılı diyenlere de bir cevap niteliğinde.

 

-Derin devlet, mafya, çeteler , suç örgütleri gibi unsurların ön plana çıktığı   bu filmde bütün bu öğelerin karşısına inanç ve din gibi öğeler öyle sunuluyor ki adalet sanki biraz “öteki dünyaya” bırakılıyor gibi değil mi?

 

14- 15 yaşından beri yaptığım sanatta cümleler kuran birisi olarak sonuçta başka bir senaryoya başka bir felsefeye hizmet eden bir proje kurtlar vadisi. Ama TÜR, YAĞMUR DUASI gibi zaten benim söylemim olan eserlerimi savunabilirim. Ancak kurtlar vadisi benim sadece müzikal formlar olarak katıldığım bir proje.Nasıl ki onlar benim işime karışmıyorlarsa benimde  onlara karışmamam söz konusu. Kişisel olarak aklıma uyan ve uymayan şeyler olabilir ama senaryo ve öykü bana ait değil sonuçta.Ben belki  kurtlar vadisi’nin senaryosunu yazacak olsam daha başka şeylere dikkat çekerek konuyu anlatmaya çalışırdım, yöntemlerim daha farklı olabilirdi. Silahlar ve mafya yerine daha başka imgelemlere yüklenebilirdim ama bu nokta da o filmin felsefesini savunmanın bana düştüğünü düşünmüyorum.

 

-Zikir Sahnesinde söz ettiğin ilahinin sahibi önemli bir Mutasavvıf. Tasavvufla ilgin ne derecede ve müziğine yansımaları neler?

 

Doğduğumdan beri içinde bulunduğum aile hayatım , toplumsal hayatım  aslında tasavvufla şekillenmiş olduğu için küçüklüğümden beri öğrendiğim şeylerin aslında tasavvufa dayandığını fark ettim sadece. Ben önce tasavvufun özünü oluşturan şeyi anlamak istedim. Mevlana’dan Yunus’tan Ahmet Yesevi’den; Oğuzlardan Anadolu’ya gelen bir  kültürden bahsediyoruz.Zaten  bilmesek de tasavvuf içinde yaşıyoruz.

Tasavvufta seni en çok etkileyen olgu nedir?

 

Tasavvufta beni en çok etkileyen tolerans duygusu ve özgürlüğü.Günahkar da olsan iyilik yapıyor da olsan; senin her zaman bir değerin olduğunu kabul etmesi seni cezalandırmaya çalışmaması beni en etkileyen yönü. Seni olduğun gibi mükafatlandırması ve bu tolerans ve saygı noktası.İslamiyet’in yanlış anlaşılması ve yorumlanması durumunda ise  bu bahsettiğimiz bir çok şey aslında kötülüğe ve yanlışlığa da dönüşebiliyor. Örneğin şehitlik düşüncesinin canlı bombaya dönüşmesi gibi; bir çok sapmanın önüne geçmek açısından tasavvufun çok önemli olduğunu düşünüyorum.

 

-Tarikatlar ve tarikat hakkında ne düşünüyorsun?

 

Herkesin Allah’la arasındaki ilişkinin  kılavuzlanacağı nokta bellidir ve bunun saklı yapılması gerektiğini inanıyorum.Samimiyetin kaybedilmemesi açısından Allah ile kulun arasındaki mahremiyetin fazla açılmaması gerektiğini düşünüyorum.Tarikat yol anlamına gelse de topluluk büyüdükçe başka bir şeye dönüşebiliyor.İnsan zayıf yaratılmıştır.

 

-Senin hiçbir Şeyhin, tasavvufi ifadeyle mürşidin  oldu mu?

 

Ben hep hayatımda kalbimin sesiyle kendimi iyi hissedeceğim yolları bulmayı çalıştım.Müzikal anlamda çıraklık dönemim oldu.Müziği öğrendiğim, bilgisine hayran olduğum daha sonra bilgisini içimde bulduğum ustalarım, mürşidlerim oldu.Zaten onlar benim için “ozan”lığın, “aşık”lığın  devamı.Sonuçta o aldığım bilgininde ustamın kendine ait olmadığını, onun da ustasına onunda ustasına kadar gittiğini ve her güzelliğin ve iyiliğin sonuçta tek bir sahibi olduğunu gördüm.Benim bir ustamın olup olmadığının ötesinde bütün insanların hepimizin bir ustası olduğunu gördüm. Bence  herkesin kalbinin içinde yaşayan bir ustası var zaten.

 

-Yerine sevemem parçasıyla zikir sahnesindeki parça arasındaki fark nedir?Ve senin yaptığın bir eser olmasaydı ve onu dinlediğinde  ne hissettirirdi. Bu his daha çok tanrıya dair mi yoksa insana dair bir şey mi?

 

Ben sanatla ne kadar ilgili insan varsa hepsinin ay gibi bir yansıtıcı olduğunu düşünüyorum.Sanatçılar yüzyıllardır asıl ışık kaynağının ışığını insanlara yansıtırlar.Ben de her zaman ay gezegeni gibi olmaya çalıştım.Benim ışığımdan ziyade O‘nun ışığını yansıtıyorum. Hayatım boyunca bir yansıtıcı olarak kaldığım sürece mutlu olacağımı hiçliğimi kabul ederek iyi bir hayat yaşayacağımı düşünüyorum.Bunun tersi hallerde kendime mal ederek hareket etmeye başladığımda egonun kıskançlığın ve daha bir çok nefsi şeyin bende baş gösterdiğini gördüm.

 

 

Güneş Ener

05.04.2006

18/12/2006

Hüsnü Şenlendirici

HÜSNÜ AŞK ;KONUŞUYOR..

 

Klarnetin dünya markası Hüsnü Şenlendirici son albümü “Hüsnü Klarnet”in ardından ağırlık verdiği müzik programı “Dünyanın Türküsü”nde farklı müzik türleri ve müzisyen konuklarıyla her Cuma gecesini eşsiz bir müzik şölenine dönüştürüyor. Klanernetin usta parmaklarını; tv programında da kaliteyi farklı ve zengin içeriğiyle yakalayan ;ekip kaptanı Rabia Bıçakcı’nın gösterdiği rotada zirveye doğru yol alırken söyleştik.

 

Müzikten  sonra Tv’de de kaliteyi standartların ötesine taşıdınız. Bu nasıl oldu ?

 

Öncelikle çok iyi ve uyumlu bir ekip çalışıyor olmanın getirdiği pozitif etkinin payı var. Türkiye’de televizyonda yayınlanan programların çoğu insanlara bir şey katmadığı, yanlış mesaj verdiği yönünde çok eleştiri alıyor.Dünya Türküsünde biz insanlara Dünya’nın farklı yerlerinden, farklı müzik tarzlarından tınılar dinleterek fikir sahibi olmalarını sağlıyoruz.Bu programı tek başıma yapmıyorum; bir çok son derece değerli müzisyen arkadaşım ve TRT ninde desteğiyle iddia ediyorum şu an Türkiye’deki müzik adına yapılan en düzgün program Dünya Türküsü ve benim gururum.

 

Klarnet sizi mi buldu yoksa siz mi klarneti?

İşin aslı klarnet beni buldu. 5 yaşındaydım, bilinçli bir seçim yapamazdım. Mevlana’nın bir sözü vardır;yalnızca susayanlar suyu aramaz su da susayanları arar bulur.Buluştuk.Ve ben şimdi biliyorum ki ben  klarnet çalmak için varım. Çalmadığım zamanlarda bile klarnetime çok dokunduğumu söylüyorlar örneğin. Ben farkında olmasam da dokunuyorum. Çünkü o benim dilim, kendimi anlattığım araç, bir parçam gibi…Bazen görmekten çok hissetmek de güzeldir..

 

sürekli  müzikal bir arayış içerisinde olduğunuzu söylüyorsunuz. peki normal yaşantınızda da arayış içinde misiniz ve neyi arıyorsunuz ?

 

“daha”yı arıyorum. Daha iyi müzik, daha iyi insan, daha iyi baba.. daha aşk, daha dostluk.. aklınıza ne gelirse daha’sını.Asıl amacım anlatmak istediğimi tek evrensel bir dil; müzik ile anlatmak. Müziğin sadece eğlence değil dinlence aracı olduğunu da göstermek. “Adam ne güzel çalmıştan çok, adam ne güzel anlatmış” denilmesini tercih ediyorum. Ben müziğe sahip olmak değil ait olmak istiyorum. Bu aşık olmaktansa “aşk” olmayı istemek gibi. Doğam bu. Müzik benim bir parçam değil, ben müziğin bir parçası olabilir ve anlatabilirsem ne mutlu bana

Nedir bu  kadar  anlatmak istediğiniz evrensel mesaj?

Bu bir kalıp değil. Belli bir mesaj, felsefe yada dava da.Benim amacım da aracımda müzik.kişilerin kendilerine tutacağı ayna olup kendilerini keşfetmelerini sağlamak. Sözün, dilin girmediği yere sızan notalarla, melodilerle dinleyenlere en insan yanlarını anımsatmak ve müzikle kendi  derinliklerine götürmek.Müziğin kendisi aslında bir mesaj…

 

Asmalı davul, zurna, trampet, ud, piyano gibi enstrumanları da çalabiliyorsunuz, ney üflediniz mi peki?

Tasavvufla ilgilendiniz mi noktasına geleceksiniz sanırım-gülümsüyor- Birebir ilgilenmekten ziyade özünü yakalamaya çalıştım. Örneğin klarnet çalarken gözlerimi kapadığımda nerede,ne hissettiğimi Allah ile ben bilirim. Tasavvufla ilgiliyim çünkü tasavvuf; müzikle ruhu da birleştirebilen bir yana sahip. Semazenler sema yaparken ne hissediyorsa bende o hisse yakın olduğumu hissediyorum. Kendimle baş başa kalıp tüm dünyadan soyutlanıp zamansızlık ve mekansızlıkta müzik  yaparken,müzik oluyorum. Beni dinleyenleri de o olduğum yere sürüklüyorum. Bu aşk gibi, yaşayan bilir.

 

 -Önümüzdeki günlerde yapmayı planladığınız şeyler nelerdir ?

 

Bir müzikal projesi var yakında. Çok güzel bir çalışma oldu. Orhan Şanlıer ve İsmail Tunçbilek ile birlikte müziklerini yaptım. Bu iki dostumla yakaladığım uyumla ömrümün sonuna kadar bir odada kalıp sadece müzik yaparak yaşayabilirim. Aramızdaki bu paylaşımın enerjisi bu müzikale de yansıdı.Ayrıca ayın 24’ünde Almanya’da Berlin Türk Filmlerinin açılışında çalacağız.bunun dışında albüm kayıtlarına devam ediyorum. Dünyanın Türküsü devam ediyor.

 

- Central park New York Lincoln Hole gibi yerlerde konserler verdiniz. Önümüzdeki aylarda yine bu gibi yurt dışı konserleri var mı ?

 

Şu an için yurtdışı odaklı bir şey düşünmüyorum.Özellikle “Hüsnü Klarnet” albümünden sonra Türkiye’ye eğildim.Bu albümün; daha çok Türk insanına hitap eden, Türk insanının hoşlanabileceği bir albüm olmasını istedim. Duygu ağırlıklı bir albüm olmasından dolayı daha çok kendi ülkemde anlaşılacağını düşünüyorum.Ama ileriki dönemlerde Avrupa’ya yönelik projelerim olacak.Eylül ayında bir albüm düşünüyorum ardından daha çok dünyaya açılabileceğim bir albüm yapma düşüncem de var.

 

Almanya’da adınıza özel bir ödül  sizi bekliyormuş?

 

Evet,sağ olsunlar 23 martta yine Berlin’de özel bir firma; üzerinde adımın ve doğum tarihimin yazdığı altın bir klarnet hediye edecek bana organizasyon dahilinde.

 

“Altın nefes” klarnetçi olarak, kendinizi müzikte kimin ile kimin arasına yerleştiriyorsunuz?

 

Zor soru –gülümsüyor- Aslında ben üçüncü şahıs olmak istemiyorum. Benim için dinleyici ile ben arasında oluşan  bağ önemli.Bu; bir kişinin müzik diliyle  pek çok kişiyle ayrı ayrı ve özel bir iletişim kurması. Üçüncüye yer olduğunu sanmıyorum ki kendimi  konumlandırayım.

 

-Yurt dışında Türk Miles Davis olarak anılan trompetçi babanız Ergün Şenlendirici’yi aştığınızı düşünüyor musunuz?

Babamı aşamam çünkü babam bize evrim geçirtti.Bergama da düğünde çalarken bir de bakmışsın ki Central parkta çalıyorsun.Bu aradaki uçurum o kadar büyük ki.

 

Ama hazmetmişsiniz uçurumu?

Evet çünkü ben müzikteydim.Orda çaldım burada çaldım da değildim.Elbette ki insanın değişik tarzları denemesi müziğinin kalitesini etkiliyor.Benim en büyük avantajım müzisyen bir çevredeydim;yüzlerce şehir gezdim,yüzlerce farklı orkestrayla çaldım.Farklı dinden farklı ırktan hiç anlamadığım tarzlara eşlik ettim ve bunların bana, dolayısıyla müzikaliteme yararı büyük oldu.

 

İTÜ Türk müziği Konservatuarından neden atıldın?

 

Yabancı dil, İngilizce yüzünden. Ben zaten tek evrensel dili, müziği, öğrenmeye çalışıyordum. .Bu arada benim okuldan atılmam söz konusu olunca bazı öğrenci arkadaşlarda ‘’Bak Hüsnü Abi atılmış iyi müzisyenleri hep atıyorlar’’diyorlar.Böyle bir şey yok. Müzisyen bir ailenin çocuğu olarak küçük yaşlardan beri son derece iyi müzisyenler birlikte bulunma şansına erişmiştim.Gerek babam vasıtasıyla gerek arkadaşlarım vasıtasıyla gerek kendi çabamla bir çok büyük müzisyenle birlikte bulundum.Benim tavsiyem, ne kadar yararlı olur tartışılırsa da okulu bitirsiler ama şunu unutmasınlar ki olay herkesin şahsında bitiyor. Gerçekten severek yaparsanız aşkla ve inanışla başarılı olabilirsiniz. Ama bu konu gerçekten de küskün oldum tek konudur hayatımda. İsterdim ki  okulu bitirmiş bir müzisyen olarak devam edebileyim ancak ne yazık ki bu desteği okulumdan göremedim.

 

Hüsnü Şenlendiricinin en büyük düşü ne?

 

En büyük iki düşümden birincisi; ülkemde etnik müzik akademisi yada dünya müziği okulu’nun açılması, bunu ülkem için istiyorum. İkinci düşüm ise daha kişisel; oğlumla birlikte sahnede çalarken beni içimde bir yerlere götürmesini istiyorum. Çünkü bunu babamla yaşadım ve de aynı hazzı oğlumla yaşamayı çok isterim.

 

Türkiye enstrümanını en iyi çalan politikacı virtüöz kim sence?

 

Herhangi bir siyasi yaklaşımım yok. Ancak bu konuda tek isim var bence:Eski Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel. Yaptığı işleri baz alarak söylemiyorum. Kendine has tarzı, yorumu, halka seslenişi, hitabet yeteneği olarak Türkiye’nin siyasi orkestrasında en iyi virtüöz. Tarzına bayılıyorum. Rahmetli Zeki Müren sanat müziğinde nasıl Sanat Güneşi’miz ise Politikanın güneşi de bence  O. Tarzına bayılıyorum. Türk sinemasındaki Cüneyt Arkın gibi efsane olduğunu düşünüyorum.

 

Sana ve tarzına yönelik eleştiriler hakkında ne diyeceksin?

 

Beni benden önce gelmiş ve şu an piyasa da olan  pek çok değerli ustayla kıyaslıyorlar. Bunu çok yanlış buluyorum. Benim de onlarında aynı enstrümanı kullanmamız yenişmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Benim rakibim benim. Her sanatçının kendine özgü bir tarzı olduğu için sanat bu denli zengin.

Bir aşkı paylaşmak ile bir paylaşıma aşık olmak iki farklı şey de olsa ben müzikte bu iki ayrı aşkı da yaşıyorum. Özellikle genç arkadaşlara yaptıkları iş ne olursa olsun kendilerine inanmaları ve sevdikleri işleri yapmaları gerektiğini de söylemek istiyorum. Benim başarımın sırrı kendime inanmam ve işimi severek yapmamdır.

 

Güneş Ener

(NOT:Bugün Gazetesi 23.03.06'da yayınlanmıştır)

18/12/2006

Mercan Dede

SADECE MÜZİK Mİ YOKSA YENİ BİR ARAYIŞIN KIY/AFETİ Mİ?

 

Son yıllarda özelikle de ülkemizde “metroseksüel” modasıyla hızla yaygınlık kazanan “clubber”lık yani “clup” müziği dinlemek müzik otoritelerine göre gittikçe tırmanıyor. Uzmanlar; Elektronik müziğin sadece müzik olmaktan çıkıp  bir yaşama tarzına dönüşmesi dışında modern insanın “kendini bilmeye” yönelik arayışına yeni bir alternatif getirdiğine dikkat çekiyor. Özellikle kozmopolit şehirlerde yaşayan modern dünya insanı ; “varoluş”daki esrarı aydınlatmak için aradığı cevapları ve “huzura erme” yolunu bu kez elektronik müzikte bulmayı umuyor.

 

Elektronik müzik nedir?

 

 Elektronik müzik, sampler, synthesizer gibi elektronik cihazlarla üretilen ses ve melodilerin harmanlanmasıyla oluşuyor.. DJ’ler tarafından klüplerde ve partilerde çalınıyor. Bir parça bitmeden eş ritimde başka bir parçanın başlamasıyla süregelen bir DJ setinde ritim, hiç kesilmeden saatlerce devam edebiliyor. Pek çok alt türü olan bu müzik türü, teknolojiye paralel bir ilerleme sürdüyor. House, Techno ve Trance bu müziğin 10’dan fazla ki alt ve alt-alt türlerinden en çok bilinenleri..

 

Türkiye’deki elektronik müzik…

 

Tempo dergisi müzik sayfası Keep clubbing yazarlarından Umut Eroğlu’na göre Elektronik müziğin ülkemizde ilk tanınmaya başladığı zamanlarda dinleyici kitlesi üst düzey gelir gurubundan, şık giyinmeyi ve şık yerlere gitmeyi seven, her zaman yeni eğlence ve heyecan arayışında olan 20-35 yaş arası bir kesimdi, azınlık olarak da yurtdışını takip eden, müzikalitesi olan ve prodüksiyon aşamasında sınırsız olanak tanıyan bu müziği ‘bilerek’ takip eden bir grup vardı.. Eğlencenin kaynağı müzik, heyecanın kaynağı ise exctasy idi... Bedenin ve ruhun ritmine paralel olduğu için uyumlanması kolay olan elektronik müzik, ecstasy  kullanımıyla saatler boyunca aralıksız hareket ve dans ettirme kapasitesi ile hızla yayılmaya başladı.. Extacy kullanımın yaş seviyesi ise 15’e inmiş durumda oldu tahmin ediliyor... 18 yaşın altında club’lara girmek mümkün olmadığı için teenager’lar daha çok ev partilerine ve büyük parti organizasyonlarına katılıyor. Ama şüphesiz en büyük sorunu teşkil eden yanı ise uyuşturucunun bilinçsiz ve çok genç olan dinleyici kitlesinin  elektronik müziğin popüleritesinden yararlanılarak kullanılabilir olması.

 

ECSTACY nedir?

 

Ecstasy, ilk olarak Amerikalı bilim adamlarının savaş sırasında askerlerine zor koşullarda bendesel ve psikolojik olarak destek ve enerji verici doping olarak tasarlanmış Ecstasy; beyindeki  ‘seratinin’ olan bir hormonu tetikleyerek çalışan, 500 civarında çeşidi bulunan kimyasal  madde. Seratinin’in görevi, vücuda mutlu olduğu ve kendini iyi hissetiği zamanki enerjiyi ve coşkuyu sağlamak. Ecstacy, vücudun bir haftada salgılayacağı miktarda seratinin hormonunu bir gecede salgılamasını sağlıyor. Algıların da açılması ile beraber müziğin kesintisiz ritmine uyarak enerjisini deşarj eden kişi ciddi anlamda gerçeklerden kendi gerçeğine doğru bir kopuş yaşıyor. Bu; kullanıcının  clup partilerinde 18 saate varana kadar kesintisiz dans etmesini sağlayabilecek gücü barındırabiliyor….Sabaha kadar mutlu hissettirmesine ve kesintisiz enerji vermesine rağmen, esctacy’nin etkisinin düşüş aşamasında ciddi depresyona yol açıyor. Devamlı kullanımda etkili olabilmesi için dozu arttırmak gerekiyor. Düşüş aşamasındaki buhranı yenmek için “bir tane daha atmak” da en yaygın hallerden biri.. Soft Drugs kategorisinde yer almasına rağmen kimyasal yapısı nedeniyle ciddi cezaları var, bağımlılık yaratan ve oldukça tehlikeli bir uyuşturucu.

 

TEKNOLOJİDEN ARINMANIN TEKNOLOJİK YOLU MU?

 

Galatasaray İletişim Teknoloji Müzik Akademisi Müzik Teknoloji (İTM) Bölüm Başkanı Süden Pamir ise elektronik müziğe  daha teknik açıdan bakıp farklı bir yöne dikkat çekiyor: York üniversitesinin yaptığı bir araştırmaya göre;  yerkürenin kendi çevresinde dönüşüyle yaydığı sinerjinin salınımın 4.7 mhz  olduğunu ve elektronik müzikteki kalıpların bu salınıma yaklaşmasıyla, bireydeki stresin azalıp, öz bilincini aşmasına yardımcı olduğunu belirten Pamir, aynı şekilde  uzaklaşmanın da stresi artırdığının ispat ettiğini  ifade etti. Schuman’ın yaptığı bu araştırmaya göre kişiyi rahatlatan  ritim ve vuruşların “zikir”le benzeşen etkilerinin olması. Pamir bu durumu ,” Arapça bilmeyen birinin Arapça kelimeleri sürekli tekrarlamasıyla  sesin bir ritim oluşturduğunu ve bu oluşan ses ve tınının beyinde  “üst bilinç” denilen mekanizmayı harekete geçirildiğini , böylece huzur ve hatta vecd hali hissedilebildiğini ifade etti. Özellikle  kozmopolit şehirlerde yaşayan  kişilerin  teknolojinin sarmaladığı ve zaman zaman boğduğu bu dünyadan uzaklaşmak için  elektronik müziğe yönelmiş olabileceklerini, bu nedenle elektronik müziğin sadece ülkemizde değil tüm dünyada moda tabiriyle “trend” olmasına yol açtığını belirtti. Uzmanlara göre Dj’lerin dinleyicilerin ruh hallerini sezip bireyleri kolektif bir arınışa doğru yönlendirmesi yeni bir “spiritüel” arayışın “mürşitleri” olarak tanımlamak mümkün..

 

 DJ’LER MODERN ŞAMANLAR MI?

 

DJ, Disc Jockey, cd ve plakta yer alan 4/4’lük ritmdeki parçaları ritim eşleştirme yöntemiyle parti veya gece boyunca kesintisiz olarak çalan kişiye deniyor Teknik olarak yaptığı iş bir enstrüman çalmaya kıyasla basit, ancak zamana karşı yarış söz konusu olduğunda maharet istiyor.Bir DJ, ancak kitleyi istediği gibi yönlendirebiliyor ve kitlenin o anki “haliyet-i ruhiyesini” algılayarak bunu besleyebiliyorsa başarılı olabiliyor. Popülerlikleri ve kitleyi yönlendiren karizmatik havaları da çok fazla insanı etkilemelerinde önemli rol oynuyor. Çok fazla insanın uğraştığı bir alan olmasına rağmen dünyaca meşhur olan DJ sayısı 100’ü geçmiyor. Yine Umut Eroğlu’na göre; tek bir bireyin ciddi bir insan kitlesini yönlendirmesi göz önüne alınırsa DJ’lerin yarattıkları büyülü atmosfer sayesinde “modern şamanlar” olduğu düşünülebilir. Müziğin fazlasıyla yönlendirici olması nedeniyle müziğe kendini kaptıran herkes aynı zamanda aynı ruh hallerini yaşayabiliyor.

 

KIYAMETİN ALAMET-İ FARİKASI, TEKNOLOJİNİN KIY/AFETİ…

Elektronik müzik hakkında Türkiye’deki yetkin isimlerden olan Süden Pamir’in arınmak ve saflığa, üst bilince erişmek ve huzuru bulmak  için kullanılan yöntemler ne olursa olsun kişinin düşünceyle kendini geliştirmek üzere kendi içindeki ışıktan ve içsesinin ritminden yola çıkması en sağlıklı yol. Kendisinin elektronik müzik eğitimi vermesine rağmen elektronik müzik dinlemiyor oluşunu belki de konuyla ilgili en “vurucu” ritmi oluşturuyor.

 

                                                     Mercan Dede Ne diyor?          

 

Elektronik müziğin dünyaca ünlü Dj’lerinden Mercan Dede’nin “Seyahatname” ve “Nar”ın ardından Mercan Dede’ye özgü çağdaş ve gelenekselin buluşma noktasındaki son albümü “SU”yu hayranlarıyla buluşturmasının ardından, elektronik müzik, Türkiye ‘de ve dünyada’ki yansıması, uyuşturucu izdüşümü gibi konular dahilinde çok boyutlu konuştuk.

 

MErCAN DEDE KİMDİR?

Mercan Dede (nam-I diğer DJ Arkın Allen), doğuya özgü Sufi müziğinin ilahi geleneğini çağdaş müziğin tınılarıyla incelikli bir şekilde harmanlayarak eski ile yeniyi, Doğu ile Batı'yı sentezleyen 1966 yılında  Türkiye'de doğdu.üniversite yıllarında Kubbealtı Cemiyeti'nde neyzen Ömer Erdoğdu'ların öğrencisi oldu. Aynı dönemde tasavvuf müziği ve kültürünün bu dönemdeki önemli aydınlarından olan ve aynı zamanda bendir enstrümanının yaşayan en büyük ustası kabul edilen Nezih Uzel'den de bendir ve Türk ritmleri eğitimi aldı. Ebru sanatını öğrendiği büyük ney üstadı Niyazi Sayın'dan fazlasıyla etkilendi. 1988 yılında göç ettiği Kanada'da güzel sanatlar üzerine lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlayan Mercan Dede aynı üniversitede başladığı öğretim üyeliğine, müzik çalışmalarının ağırlık kazanması sebebiyle kısa bir süre önce ara verdi.son olarak Mercan Dede kimliğindeki 5. albümü "Su"yu Haziran ayında dinleyicileriyle buluşturdu.

 

 

 

 

 ELEKTRONİK MÜZİĞİN DÜNYACA TANINAN DJ’LERİNDEN MERCAN DEDE NE DİYOR?
 1-Dünyanın elektronik müzikte önde gelen DJlerinden biri olarak Elektronik müziği nasıl tanımlıyorsunuz?
Elektronik müzik tarihsel gelişimi içerisindeki  alternatif ve pop müziğin özellikle teknolojik gelişimin sesler ve müzik aletleri üzerinde yarattığı açılımında etkisiyle ortaya çıkarttığı bir tarzdır.
 2.Elektronik müzik kimler tarafından tercih ediliyor?
Başlangıçta genç bir kitle takıp ederken şu anda dünya genelinde daha heterojen , farklı öz geçmişlerden gelen insanların takıp ettiği bir müziktürüne dönüşmüş durumda ama yine de özellikle genç kitlelere daha yoğun
olarak hitap ettiği ama bunun dışında kültürel, sosyolojik, politik anlamda
çok farklı öz geçmişlerde insanların dinlediğini söylemek mümkün. 
 
3.Türkiye’de bu kadar hızlı yaygınlaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Elektronik müzik bu kadar hızlı yaygınlaştı Çünkü Türkiye genç bir nüfusa sahip, bunun dışında mevcut olan müzik tarzları ve bu tarzların icralarında yenilikler ve değişimler çok nadir olarak gerçekleştirilirken, elektronik müzik kendi içerisinde sürekli yenilenen ve dinamik bir yapıya sahip, genç olmak yenilenmek sürecine hazır
olmakla çok bağlantılı. Ayrıca elektronik müziğin mevcut pop müziğine
alternatif bir duruş ve belki bu anlamda bir başkaldırı özelliği var,
kendi içerisinde belli bir gurup bütünlüğü bir cemaat duygusu yaratma gücüde aynı şekilde önemli.
4.Elektronik müziğin özellikle genç kesimde bir toplumsal yanı mevcut yani?
 Evet.Toplumun çok farklı kesimlerinden insanları bir araya getirebiliyor, bu
belki de müzik tarzı olarak daha az didaktik ve melodik ve ritmik yapısı yönü ile daha çok “abstract” –soyut-bir özelliğe sahip olabilmesinden kaynaklanıyor.
Kuşkusuz bu yönü ile herkes kendinden;daha kendi iç dünyasına yakın bir şeyler bulabiliyor. Bu anlamda toplumun her kesiminden insan müziğin bütünlüğünde
birey olarak kimliğini kaybetmeden ama bunu toplumsal olarak fazla ön plana
çıkartma gereği duymaksızın bir araya gelebiliyor, yanı aslında bir
birleştiricilik özelliği var..
 5.Müziğin sadece bir tarzı olan elektronik müziğin Uyuşturucuyla, örneğin extacy, uyarıcı,kimyasallarla bağıntısı konusuna nasıl bakıyorsunuz?
Underground Electronık müzik özellikle çıkış yıllarında bir alt kültür
olarak mevcut sisteme bir isyanın ötesinde bir alternatif oluşturdu, bu Beat-nıck jenerasyonun dünyaya bakış ve karşı çıkısı ile paralellik gösterdi. Bu anlamda kendi iç dünyana dönüş ve de –maınstream- “örnek vatandaş” olma öğretisine karşı çıkma
anlamındaydı, bu anlamda uyuşturucu yada belki daha doğru tanımı ile “
uyandırıcı” maddeler bu alt kültür içerisinde önemli sayılabilecek bir yeri
teşkil ettiler. Belki de uyuşturucular, Matrix’in kaosundan kendi iç
dünyasına dönme surecinden NEO’ya verilen “mavi” yada ” kırmızı” haplardan
birini seçme sembolü ile örtüştü.
6.Peki DJ'lik nedir ?İyi bir DJ ‘de ne tür özellikler bulunmalıdır?
 DJ’lik  değişik ses kaynaklarından elde edilen (pikap, kaset, keyboard,
sampler vb ) sesleri canlı olarak birleştirmek ve o AN’a ait bir bütünlük
içerisinde icra etmektir.
İyi bir DJ’de, genel anlamda çok geniş bir perspektifte müziği bilme ve
anlama tecrübesi ve bilgisi ( entellektüel bilgi), müziği sunma suresinde
kendisine gerekli olan teknik bilgileri kullanabilme kabiliyeti ( mıxıng,
vb), ve insanlarla arasında organik; canlı bir bağ kurabilmesi için önemli
bir gözlemleme yeteneği bulunması gerekir, tüm bunların dışında kendine
özgü bir anlatım diline sahip olması çok önemli bir özelliktir.
 7.Dj’ler yeni dünya “spiritüel “arayışında “modern şamanlar” mıdır?
 Olabilirler, DJ’lik anlayışına ve amacına göre değişebilecek bir kavram.
Dj’lik bir yönü ile Şamanlığın sahip olduğu güce ve imkana sahip
olunabilecek bir performans tarzıdır, ama Şamanın gücünün aslında fizikiden
çok manevi yanı ruhsal olduğu kabul edilecek olursa özellikle DJ’likten çok
DJ’in kendi iç dünyasında durduğu yer ve Dj’likten yaratmak istediği etki
önemlidir.Özellikle elektronik müziğin hızla ticarileştiği bir dönemde
sadece para kazanıp başka bir sahneye çıkmak için  uçağına atlayan DJ’lerin
Şamanlık gibi kaygıları olduğunu sanmıyorum. Ancak Müzikle tedavi özellikle Şamanistik gelenekten gelen Ortaasya Türklerinde son derece başarılı olarak araştırılmış ve kullanılmış bir yöntemdir, bu anlamda belli ses aralıkları ve frekanslarının  insan vücudu üzerinde değişik etkilerinin olduğu kaçınılmaz ve bilimsel bir gerçekliktir. Avustralya yerlilerinin kendi geleneksel aletleri “Dıdgereedoo”
yu insan vücuduna yakın noktalarda çalarak tedavi amaçlı kullanımlarını
biliyoruz, özellikle elektronik müziğin yarattığı sesi bilimsel olarak
anlama ve uygulama boyutu, doğru anlamda kullanılması durumunda bir şifa
aracı gibi kullanılma potansiyelini yükseltmektedir. Aynı zamanda özellikle
insan kulağına zarar verebilecek seviyelerde müziğin işin ehli olmayan ve
sağlıksız mekan ve ortamlarda kullanılması tam tersi bir etki de
yaratabilir. Yine burada da tek tek bireysel tercihler ve seçimler karsımıza
çıkıyor. 
9.Son albümünüz ile ilintili neler söyleyebilirsiniz?
Zaman ve mekan hazır olduğunda;Su akar yatağını bulur 
kapılar açılır, siz o kapıdan içeri girer önünüzdeki deryadan elinizdeki
gönül kabınızın genişliğinde feyz alırsınız. Su benim ateş’ten ( nar ),
sonraki yaşadıklarımın izdüşümünü anlatıyordu, içerisinde alanında çok
başarılı 5 vokal sanatçının olması bu güne kadar yaptığım en SES
ağırlıklı albüm olmasını sağladı. Kişisel yolculuğumu; içsel dönüşümü
anlattım ve adına SU verip cd’ye döktüm, onun dışında albümün hakkında konuşmak ben dahil herkesin anlatacağı suyun akıp giden, coşup yolunu bulan dansının onunu
kesmek,set çekmek olur.

 

 

Güneş Ener

18/12/2006

Fahir Atakoğlu

MÜZİĞİN ÜNLÜ ŞAİRİ ÜZGÜN..

 

Yaptığı bestelerle “Müziğin Şairi” olarak bilinen piyanist,besteci Fahir Atakoğlu; İstanbul Devlet Opera ve Balesine sitem ediyor.Yaptığı bestelerle “Müziğin Şairi” olarak bilinen piyanist,. Müzikseverlerin, "Demir Kırat", "Kıbrıs", "12 Mart", "Sarı Zeybek", "Gölgedekiler", "Aynalar" gibi iz bırakan belgesellere yaptığı bestelerle tanıdığı Fahir Atakoğlu Sertab Erener, Sezen Aksu, Ajda Pekkan gibi isimlerle yaptığı çalışmalarla müzikteki başarısını kanıtlamıştı.En son Mustafa Altıokların yönettiği 17 Mart 2006 gösterime giren “Beyzanın Kadınları” isimli filminde  müziklerini yapan Atakoğlu ile söyleştik.

 

İstanbul Devlet Opera ve Balesine neden kırgınsınız?

 

Türkiye’de sanatın ve müziğin önünün  açılması gerekirken; bizzat sanatın içindeki kurumlar yada kişiler tarafından “iyi değerlendirilmemesi” hatta “engellenmesi” bir müzik adamı olarak beni elbette üzer. Koreografisini Aysun Aslan’ın yaptığı ,müziklerini benim bestelediğim Metin Kaçan’ın yazdığı “Ağır Roman” ın İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından iyi değerlendirilemediğini düşünüyorum. Böyle bir eser sergilenirken aynı gösterim tarihlerinde Leonard Bernstein’ın bestelediği “Batı yakasının hikayesi” , getirilip  Ağır Roman’ın karşısına konuyor. Ağır Roman sergilenirken biletin satıldığı gişeye bir poster bile koymama zihniyetinde anlayabilmiş değilim. Üstelik ortaya çıkan eser Amerika’dan  davet almışken..

 

Nasıl bir davetti bu?

 

Los Angeles Art Comision 24-25 ağustosta Ford Amfi Theatre’da Ağır Roman’ı sergilememiz için bize yer verdi. Dünyanın en ünlü operalarının gösterildiği ve  müziğin şah damarlarından biri olan Los Angelestan alınan bu teklifi değerlendirirken bile tereddütteyiz.En basitinden şu anda 50 tane dansçının yurtdışı ulaşımının nasıl sağlanacağı problemini aşabilmiş değiliz. Düşünün ki bu oyunun daha büyük bir kadrosu var.

 

THY yardım etmeli, devlet özel sektörü teşvik etmeli..

 

Bu konuda da ne devletin ne Türk Hava Kurumu’nun ne de herhangi bir kurumun katkısı var.Düşünebiliyor musunuz Los Angeles tan Ağır Roman’ı istiyorlar biz kadromuzu nasıl taşıyabileceğimizi bilmiyoruz henüz.Bence bu tam bir zavallılık. Devletin en azından özel sektöre yol göstermesi,yönlendirmesi yararlı olacak diye düşünüyorum. Neden dünyada dünyaca ünlü bir operamız segilenmesin, figaronun düğünü, saraydan kız kaçırma gibi bir eserimiz olmasın? Ben ağır roman gibi bir eseri İstanbul Devlet Opera Balesi yerine Royal Flarmonie Orkestrasına yapsaydım belki bugün dünya da oynuyordu ve dünyada söz sahibiydi. işte bu beni sıkıyor ve üzüyor.

 

 

Beyzanın Kadın’larının film müzikleri size ait ve Türkiye’de bir ilk olma özelliği de var sanırım?

 

Türkiye’de ilk defa filmin vizyona girdiği tarihte satışa sunulan soundtrack olma özelliği var. Ayrıca Sezen’in (Aksu) seslendirdiği “Beyza”adlı parça Beyza’nın annesine acılarını anlattığı sözlerle yine Sezen kokuyor…

 

 

 

Peki,Mustafa  Altıoklar’la çalışmak zor muydu?

 

Mustafa ile çalışmak aksine  kolay ve keyifliydi. Biz ilk defa çalıştık.Birbirimizin çalışma tarzından hoşlandık. Ne istediğini bilen biri Mustafa.Müziklerini yaptığım belgesellerde ben sadece verilmek istenen mesaja yardımcı oluyordum.Kişisel egomla davranıp yapımın üzerine hiçbir zaman çıkmak istemedim hem tarzım hem de doğru bulduğum bir yaklaşım değil..En son Beyza’nın Kadınları filminde de Mustafa Altıoklar bu konudaki şaşkınlığını,” Fahir yaklaşımına bayıldım; bir Fahir Atakoğlu olarak kendini ön plana çıkartmamışsın” diye dile getirdi.Ben zaten o an için yaptığım bestenin ilhamını, o görüntüde, “beni ne etkiliyorsa onu ortaya çıkartmalıyım ki insanlar yönetmenin vermek istediği duyguyu müziklere kavrayabilsin” diye düşünerek çalışırım.

 

Film müzikleri yaparken beste yapmak nasıl bir süreç seyrediyor sizde?

 

Film müziklerini bestelerken örneğin Türkiye’nin yakın tarihine dair bazı belgesellerin müziğini yaparken beni etkileyen insan unsuru olmuştur.Bir insanın asılması; bir insanın öldürülmesi.ve bu insan unsuru perspektifimi genişletiyor açıkcası. Sanat;İnsandan insana insanı insanca anlatmaktır.

 

Beyza’nın Kadınları filmde en etkilendiğiniz sahne hangisi ?

 

Beyza’nın Kadınları’nda özellikle bir sahne beni çok etkiledi ve filmin müziğini yapmamda odak nokta oldu. Sahne Demet’in (Evgar) arşivdeki arama sahnesiydi, oyunculukta kurgu da görsel de çok hoştu.. Sanatsal üretimde bir şeyden etkileniyorsunuz ve onun sizdeki etkisini dışarı çıkartıyorsunuz.

 

 

Grammy ödüllü müzisyenlerle çalıştığınız son albümünüz olan IF’in  yankıları nasıl?

 

İnşallah bir tane de grammy biz alırız bir gün-gülüyor- Albümün yankıları çok iyi. Amerika’ da sağlıklı kritiklerin alınması için gereken zaman 3 ay.Şimdilik radyolarda yayınlanmaya başladı albüm ve şu ana kadar aldığımız yankılar çok olumlu.

 

Sezen Amerikayı ele geçirecek!

 

 

Ben Amerika’da bir plak şirketi kurdum  ve buradan müzik götürmek istiyorum . Yıllarca neden dışa açılamıyoruz diye şikayet ettik ama kimse elini taşın altına koyup da bu anlamda ciddi bir çalışma yapmadı. Ben bir kapı olsun istedim . Biz müziğin evrenselliğinde Türk müziği gibi kapsamlı bir armoni zenginliğine sahibiz. Bunun en büyük temsilcilerinden biri Sezendir. Sezen Aksu deyip geçmemek lazım;O bir ozan ve her yönüyle sesiyle müziğiyle bestesiyle araştırmasıyla yaşayışıyla dururşuyla kısacası komple bir sanatçı.Sezen aksu biliyorsunuz bu sıralar Amerikalı bir şarkıcıya kendi parçalarını verdi ve albüm hazırlığı devam ediyor. Gerçi o bu konuda konuşmak istemese de bu bir kazanç değimli Türkiye adına? Eminim ki yıllarca Türkiye’de nasıl herkesin gönlünde taht kurdaysa Amerikalıların kalbini de fethedecek.

 

 

 

Bu son dönem neler yapmayı planlıyorsunuz?

 

IF albümünün New York ta Boston da Washington da konserleri olacak.Boston’da güzel sanatlar müzesinde çalacağız 8 Nisanda.Washington D.C’nin en eski ve önemli kulüplerinden birinde çalmak çok önemli bir şey orada çalacağız.Yazın yine festivaller devam edecek.Mayıs ayında Adana, Ankara, İzmir, İstanbul’u içeren Trioyla dinleyici karşısına çıkacağımız bir  turne var.

 

-Son olarak Fahir Atakoğlu’nun müzikal anlamda çıkabileceği zirve neresidir?Ya en büyük düşü?

 

Holywood’a gidip orada film müzikleri yapmak istiyorum.Ve  bu alanda başarılı olmak istiyorum. Düşüme gelince;ben küçükken 10 – 11 yaşlarında iken her gördüğüm rüya sahnedeydi.Işıklar var ve ben çok sevdiğim Chicago grubuyla sahnedeyim ;konser bitiyor herkes beni tebrik ediyor.Şimdi de oğluma soruyorum;oğlum ne rüya görüyorsun diye,baba seninle birlikte sahnedeydim diyor,umarım olacak da..

 

Güneş Ener

(Not:26/03/2006 tarihli Bugün Gaztesî Kültür -Sanat Sayfasında yer almıştır. )

5/5/2006

yaşa-saydım..

                                    YAŞ/ÂSÂYDIM…

Deniz manzaralı boğazına uçurum  yalnızlığıyla takılı kalan koca bir evreni, çocukluğuyla-tekil çokluğuyla- tıkayan bir çığlıktım sadece. Yaşasaydım 24 yaşında olacaktım. Yer’yüzüne basan  zamanın ayağındaki mayasıl bulaşmış olmalı; çürüyorum!bu büyük çaplı HASTALIKTA  ben gözle görülmez bir ayrıntı,basit bir MİKROP kadarım. Yüreğim anca bir ölü beden sıcaklığında. Kalbim-kendine bir yalan!- atıyor.... teker teker gidiyorlar hiç olmayan ülkelere, hiç olmayan coğrafyalara hiç olan haritalarda! 2 cenaze arası mola vermiş iştahlı bir ölü taşıyıcısı gibi yabancı kalmış ruhum! Artık, içimde büyüttüğüm her şeyin beni büyütmesini  istiyorum. Herkesin ağladığı bir açık artırmada daima gülen bir çocukportresi olmak istiyorum. Azraile bile yaşadığımı inandırdım. Kalbim o kadar büyüdü ki göğüs kafesimi kırdı sonunda. Ya da bu hasar 24. Kattan atladığımda mı oldu? Ah, ağzımın içinde ağ tutmuş kelimeler. İçimden yüksek volümde arabalar geçiyor:şizo’Fren yapamıyorum, altımda kalıyor aşklar,aldanışlar, yaşanamayacaklar....

Kanayan her hücresine kapatılmış,mahkum edilmiş  yalnızlıklarımı avutuyorum şiirlerimle. Bir yangın gibi büyüyoruz oysa. Yarım kalmış bir düet, belli belirsiz bir çığlık gibi...tanrı eli değmemiş yalnızlıklara dayanıyorum kendi gölgesine dayanan evliya sabrı gibi,korkunun cesaretlendirdiği noktadan virgüle umudumu yiyiyorum tırnaklar  yerine...

Bu,     

              sus payı

             _________

         

          na- sır paydası !   

YÜRÜYE YÜRÜYE GEZ’EGENİMİN   karanlık yüzünde kaybettiğim aydınlık suretimi arıyorum. Haydi, bırak beni. Derisini bırakan yılan gibi bırak. Kendini yenileyen biraz da bu yüzden eskiyen,eskidikçe bu eksikliğini yeniyle örtmeye aldanan zaman gibi bırak! Bırak ki, ben kum olup akıyorum cam bir kavisten diğerine. HER ÇÖL KENDİNE DE! Sürgündür ya bir de. Yer-yüzünden aşk yüzüne inen kaba bir tokat gibi patladı hayatım. Konfetiler,ışık yağmurları,dönen gezegenler boşluğumda-ruhumla bedenim arası lağımda ya da- HEPİMİZ MEZARIYIZ KENDİMİZİN! yahut, kendinden başka konacak yeri olmayan bir yaralı martıyız diyelim-

Uysallaştıkça deliye dönüyorum! Genleriyle sevişen ve git gide çürüyen bir mikro(p) evren!

Acil kalp nakline ihtiyacım var! Aklın tütsülemediği,günahın gölgelemediği,şüpheyle bıçaklanmayan,ihan’etle burkulmayan, aşka ölesiye hazır aşka ölesiye tapan! Acil kalp nakline ihtiyacım var...

Derin bir gölün siluetinde boğdum çünkü yansımı. Kiş’iliksizim. Kiş’ilik kan seriyim. Sere serpile kendi kanımın ya da –her hangi bir ânımın –pıhtısında dondum! Anlıyor musun? Kanımca,  yalnız kalamayız, biz hiç kalabalıklaşmadık ki!

İşte bu yüzden, sırf bu yüzden işte kirli çıkın kabuksuz bir iç  yaranın sızılarından  bile  hesap soracağım. Yeniden bulabilmek için kaybedeceğim ilkin! Biz, bir seraba düştük! Bir düşe gerçekliktik biz! Oysa alfabetik sırayla kurşuna dizdiler bizi,satır satır kestiler,kelime kelime...hiç hececilerdendik ve yalnızca burnumuzu çekebildik,mendilsiz salladığımız yoksul ellerimizle ,giden trenlerin ardından!

Su,ateşe yanmasaydı nasıl öğrensin di böyle güzel söndürmeyi? Her şeyi bilmeyi deneyerek hiçliğin kaybına zaferlendim ben. Vücutsuz bir ruh olmak kolaydı, peki ya ruhsuz bir vücut? Yazık ki, bu soru’nun cevabı hafızasını kaybetmiş bir yaradır bende,kendi kabuğundan alel’ecele soyulmuş...Tam anlamıyla azılı bir yalnız, densiz bir yara’tığım topu topu...

Yaşasaydım 24 bahar ve onbinlerce kış gördüm diyebilecektim. Karanlığından ritimsiz geçtiğim bir flütün delk deşik kalbiyim bu yüzden en az,geceden büyük gözleriyle geceyi seyreden bir çocuğun kırılması muhtemel düşüyüm en fazla...

Kalbin, taşınmayacak kadar ağırlaştığında “biri gelse de çalıp götürse!” duanım...işte bu yüzden,sırf bu yüzden işte yaşlandığın düşün bekleme salonunda ne kadar zorlasan da yere basmaktadır ayakların! Büyü(y)dün!

Çünkü,aşkın kafasına dayayıp tetiği çektiğinde geri tepti hayat! O kalpsiz doğduğu için herkesten daha yürekli.

Velhasıl,

Oda sıcaklığında muhafaza edilecek kayıplarım kalmadı,intihar etiketli aldanışlarım da,tedbiri aşktan alınmış ve yalnızlığı dahası acıyı üzerime kuma getirecek bir bekleyişimde!-kelimelerimin arası –ölümcül- uçurumdur dikkat;

AĞLAMAYI GÖZE ALMADAN okuma!

 

 

 

Güneş Ener

 

22/9/2005

Queen'e senfoni

 

Queen'e senfoni

17-yaş dudaklarını çıkarıp babasının elyazması gibi öpüştü benimle!

Aynadaki aksiyle sevişir gibi onsekizinde,

Dokundu, kan dokudu bana benimle!

Dudaklarının her biri kalp krizi

 ve kırmızı mürekkep

ve satır aralarında med-cezir şimdi

ayakların dibinde takvim yaprakları

parmak uçların patlamış nar çiçekleri  tenimde!

 

Tinim sualsiz sade sana ve geceye!

Vahiy iner gibi İn bana!

çocukluğun artık beyaz geceler

o da geçer

 hem de aniden ve ebediyen geçer

17 yıl biriktirdiğin onca düş onca rüya

Tom Hanks tedirginliği ağzımın kenarında

Bohanian Rhapsody yarım duruyor fonda

maldoror şarkılarısın sen

katli-vacip kelimeler

parmaklarımı yutan eldivenler gibi sokul bana!

klasik batı musikisi telaşı içinde

bilmem kaçıncı senfoni sol anahtarın üzerinde kuşlar yürüyor parmak uçları üzerinde

bach küçük bir minor yağmurun arkasında

 hepimiz endişe kalıyoruz-bir sen bir ben bir de biz-

artık kapat gözlerini  bitmesin yüzündeki su

birbirimizin yanlışı değiliz!

Doğrudur, yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmişiz,

Doğrudur,el değmemiş yalnızlıklara kalkışmışız,pişman değiliz

Ah iskender,

Der; bitmesin gözlerin ...Dudakların bitmesin, öpüşmeler sevişmeler geceler bitmesin,

Sıcaklığın inim olsun inim inim inlesin ruhumda ruhun

Ve kalsın

benim payıma düşen bir avuç saman-sarısı çocukluğun


22/9/2005

GÜMÜŞ PEÇETE

 

 

GÜMÜŞ PEÇETE

GÜMÜŞ PEÇETE
- masa/l

 

1

 

 

 

 

 


yakabilecek kadardık sular dökünmüş
iki çığlık tek menekşe o yazı
bizzat herkesin çocukluğundan geliyorduk
biraz ürkülü takmış birbaşı rütbesinin
bir takım takım yıldızlarını gözlerine
yokluğa re/hin bırakılmış ipin kuyusuz duası
önce yalan vardı kapı merceği genişliğinde
dostlar affedin önümüze sığınırdı kurşun bile
geçirgen bir yaprağın alın yazısıydı
inceldikçe susturuculu tadı ikinci tekil şahıs -aryoların
çağrılar kıblelendi içimize olmadı adresler

adım i/sim telaşı kurralsızlığında bekleyişin
iki kör gibi sağırlığın ekosu
sorulmuyordu yanıtları bir eski zaman hatırı kendine vedaların
viran bir kahve kokusuydu niyetisiz tutulmuş
vaktimiz dardı
zaman, o bol telveli unutuluş

çünkü yürekti ele verdiğimiz herhangi bir geceden bin gece
ve herhangi bir yanlış anlaşılma payıydı ortak doğrumuz
sırlı balık kuyruklu yalan
aynaların söylediğidir karşılıklı şarkılarda
kırıldıkça birbirine çoğalan
fallar tutmayacaktı elbet göçebe kendine taşınır
unut gidelim be güzel çocuğum
inanç ıslanırken ağzında telvelerin
dilsiz bir kervandı uğurlandı dua

fin/can soğuttuk biz yalnız
iki masalık eflatun uzaklığında
açılsa da söz olacaktı artık kapanmasa da

 

 

 


2

 

 

 

 

 


sedefinden bir güldür alkışlanan
al bir güldür toprağın se/definden seyre açılan
şiirim batıl inancım
nereye gitsen yine oradan bakar sana
aleyhimize işlese de zaman/zaman
lehimleriz yüzümüzde tutuluşunu ayın
buluta zımbalanmış bu/har dokunuşu kayıtsız tebessümün
görülecektir
aksine de dönebileceği kuşların bir kuşku vakti
hicran.. hicran..
ANNEstezili bir vedadır ne de olsa/olsa kırılır çıkar rayından

çünkü  yürektir ele verdiğimiz yanisi yabancıya
ve bahanedir dokunuşların ikinci anlamda ısınması suya

ESMERALDA KAMBUR VE KLEPTOMAN BİR MÜZİSYENDİR
KİLİSEDEN ÇAN ÇALAR..  ÇAN ÇALAR.. ÇAN ÇALAR..

heceler vardır susarlar
göğü ezberlemiş gibi mavi kanayan
hangi resimde ters okudum giyindiğimiz nef(e)si
melodili bir zamandı yara, mel dilinden çevirili
kaç mevsimdir okşanmasız geçirmediğimiz
iğne deli’klerinden, aklımız şahit!/ken
                                                      -sağ elinizi üzerine koyup yemin edeceğiniz-
yürek/ten giyinip üşüyen lahit

çevrili yaylar esnettik ok’umuşluğumuzun bitkisel ülkesine
elim kendi yordamıyla bile /bile/ dokunamadı
satır arası /satır vurduğumuz/ yokluklarına
tüm dillerin ortak vakti bir anı
kor/kuyu bıçakladıksa düşümüzde 
gözlerimizdeki iki g/eceden  bilinsin
YAZ!gıydı bizimki
sır verir, sel veremezdik birbirimize

k  A R A Y A   V U R D U K..

 

 

 

 

 


3

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“savaş bitti yıllar oluyor çocuk”

kafatasında yaşayan bir Cheshire Kedisiydi sevgilim
bu bir konçertonun en güzel melodisiydi
bu bir ağır mavinin kendini güle çevirmesi
h/içler kaldı geriye aynalar
sırlar
sır tutamayan sırlar
deyimsiz bir anlamama bu ipeğe kesmiş hüzün
“hak edilmiş”  ama nereye gidersek bir zaman
oraya benzediğimiz korunaksız sure/tine kesen yüzün
sudan sebepler dostum, SUdan sebepler
kış gelince koyacak oda bulamadık bohçalanmış ağlayışları
    /diye sürü sürü geldiler
can verdiler  -mevsime
ama can istediler ağlayışları bohça bohça
andık durduk boyuna yadırgamadığımız ne varsa
toplasan şimdi bir arpa ederiz seninle
yolun boyu gidilmemiş her anlamda

GÜN olur DÜZ bir yazı bırakır gece bizim de başucumuza
yıldız saklar gibi kendi kadar siyahını
aksine de dönebilir göç, öç alır gibi zaman kendinden
kuş kuş, oluk oluk akarız insana yedi renk birden
sonra sen, yine  Edip Cansever okursun
Yerçekimli bir Karanfil olur insan
İNSAN; san ki olasın çocuk
çünkü bu mevsim seni yalnız sangılardan yakalar
 

 

 

 


4

 

 

 

 

 

 

 

 

 

sil/ahını  temizle,  içinden  geçenleri unuttur
ne de olsa bileylerken kendinden olanı
olmayana kesen bir ahraz zamanıydı bizimkisi
büyük çocukluktu hakları var
ciddi bir çakıl taşı
betimlemekten ufka uzun metraj yerÇekimli bir karanfili
betin benzin attı     -haddim üstüne-
yanisi fiili kara bir ağacı inceltmekte
ayırmak için tebessümü onurlu sın/avlardan
kalem/imdeki kurşun

yalan desem inanmazsınız
iki ucu da kara bir kibrit çöpüydü
varlığımıza sürtünen kedi
adını Niran koyduk, tüylerinden yanmak kaldı geriye
çift bilinEmeyenli duallerin her şıktaydı yanıtı o zamanlar
okusak da çökecektik vakti gelince
okumasak da ayakta duracaktık farkı ne

kendimde beğendiğim üç özellikten birisin yine
künyesi kazınmış bir aŞkerin el yordamıyla hazır olda bekleyişi
ardımıza bakmadan geçerdik önümüze çıkanları bir vakit
aramıyorduk ki emindik bulacağımıza o yine de ara’dığımızı
ahraz zamanlar..  Masallar.. yine mASALLAR!!
ELLERİNİ İÇ DENİZLERİNDE SAKLAYANLAR!!

“sinema çıkışı yüzler incelensin Titanik’ten kurtulanlar hangileri
önce  “Fareler ve İnsanlar” dostum, işitmelisin
gemiyi terk ederken orkestra bunu çalar!”

 

 

 


5

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


adımıza ılımlı fotoğraflar eskittik
mutluluk : üç hececilerin uyuduğu yedi beyaz mağara
gece gözlü  çocukların hüznünden aralanan
gece sözlü çocukların gözlerinden sonra, an/sızın
geceleri sızım sızım gündüzlere oya’layan
kim izlemiş kim sürmüş sefasını o yedi rengin
brian olsa deniz denilmez adına
gördüm düşümde Cevahir’i mektup topluyordu boyuna
yüzlerden seslerden eskilerden gelen
açamadı yalnız birini kırmızıya ıslanan usare
düşünmesek dedi sonra çekti çıkardı kanını üstünden
sıyırmaya çalıştı kitapların ayraçlarını
zaman vermedi zaman
zaman, anne bencilliğinde iyi huylu bir ur
-en ufak- bir sözle alınan
çekti çıkardı doğasını üstünden
delirmeye çalıştı bilmek için belki de ilk kez
ilkler sordu hatırını ayakları çivili     -- suare
en önde kendi alnı, ardı sıra sıra n/isyan
çekti yazılanlar, “karşılığı çıkar”a dayalı
üç beş de senaryo el salladı arkasından
yalnız birinin elleri kesik
kesik ya kan bile akıtmadı korkusundan

“unut gitsin be Cevahir!
 yürek odaları bile eskir
 o da eskir bir gün, o da eskir..”

 

 

 


6

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


mor bir anahtarlık bulurum cebimde sonra
anahtarları kayıp bir çakmak sonra onunda mor olduğu umulur
geç kalınmış odalardan geçtiğim söylenceli bir vakit
üzülecek olurum sonra
ölümü babasından çalıp bana getirir Cevahir
ahir bir kabulleniştir aynalarla aramdaki çingene tarotu
tehir edilir

denize düşmüş gülün maviye çalması kadar eskiyi hatırlarım
ve güle ateşi bırakıp denizin maviyi çalması kadar eskiyi
karaya vurunca zaman rengini bırakıp aheste
çocukluğum gelir gitmediği her yerden
aşk, eski bir masalı anımsar/ılır
yalnızlığımı öperken bir sabah, aynalar da alışır

İ         T         M         İ         N         A         N
sıyıracağımız da yok bir şeyi başka bir şeyden
seyir’eceğimiz de yok bir anı başka bir andan
öyle duruyoruz işte,  öylece ortada saklanan
bizim derdimiz mavi akmasıyla kanın
bizim derdimiz bir gülde gökyüzü yanılsaması
öyle çok FARK ediyorsunuz ki fark etmiyorsunuz bile
işte birbirimizi  kırdığımız yatsızılı eza/n
işte din/leyerek göğüs kafesimizde çarpan duayı
yüzümüze ağladığımız vedasız, geçmişsiz iki yalan
arasındaki değişmez tek doğru!

 

 

 


7
bakarsın gökte çocuklara
göz kırpar iki yalnız gibi
iki yıldız
yalanla kapı komşuydu yaşadığımız
kimsenin olmayan bir hayalde bir sabah
ahı kalacak gerçeğin
üçüncü tekil kişi  uyanmaktan
her boşlukta anne sütü gibi
eski zamanların peşine takılan ajan/dalar
ve yapışmaktan boşluklara körelmişsinek
elinizin tersiyle kovaladığınız

“savaş bitti yıllar  oluyor çocuk
  çıkar dilinden artık söz maskesini..”
buralar ayaz!
buralara yaz!
buralar a/Yaz!
yürü gidelim çingenenin kem dili
dilimizde soluk k/almalı parlak NAM
yüreğini diyorum, yüreğini
kolay ise sen çıkar el/maskesini anlam AZ !
tufan diyorum Cevahir, tufan
her nasıl oluyorsa oluyor “yok” bile avaz avaz
kaynağından ter/sine akıyor su
sonra damar damar bir yaprağa
aç kitabını sayfaları  hareketleyen mesafeye eğil
aç kitabını Cevahir!
boşlukları da okuyanlar olur bir zaman
bir zaman mavi de yanar
gözlerimden tanırsın gözlerini
inanmam deme Cevahir, inanmam deme
mağaralar/da birleşir iki çığ/lık tek menekşe
diner bir gün bu asılsız lisan

daha ne olalım seninle ne olalım daha   
aşka yüklenmiş en büyük anlamken insan

 

 


söz bitti
kelimelerin arası delta
affedin dostlar, siyah karelerdik
biz de vardık her bulmacada


GÜNEŞ ENER

22/9/2005

BİA

 

..

"BİA..SEN GÖZYAŞIMDA GÖRDÜĞÜM AYNAMDIN

 VE BANA HEP GECİKMİŞ BİR ÖYKÜYÜ ANLATTIN

 

İÇİNDE BİR KADIN..ELLERİ ÇOCUK..DÜŞÜ ZEHİR

 

KAÇ YALNIZLIK TÜKETMİŞTİ.KİMBİLİR?

 

SEBEB SORDUĞUN KAYIP SANDIĞIN GİZİ

GERÇEKLİĞİYDİ HAYATIN, SANKİ İÇİNDEYKEN

KAPALI BİR KUTU GİBİ SAKLADIĞIN

İÇ’İMİZDİ AĞLAYAN..

HATTA O ZAMAN,

KOKUŞMUŞ UYKUSUNDA

GÖZLERİ MOR OĞLAN ÇOCUKLARINA GEBEYDİK

BELKİ DE ŞENDİK , SENDİK HEPİMİZ

DÜŞLERİ PERÇİNLENMİŞ MORUMSU SABAHLARIN

BİRA VE DUMAN KOKULU SAKİNLERİYDİK

GÜZELDİ HAYAT,

HEPİMİZ YAKIŞIYORDUK BİRBİRİMİZE

OYSA

KALICI ZEHRİMİZ NE DE GÜZEL ÖLDÜRÜYORDU

KABUĞUMUZUN İÇİNDEKİ BİZİ..

ŞİMDİYSE..YOKLUK!

KENDİNİN TEKRARI AKŞAMLARDAN SABAHLARA

YOKLUK..

 

 UNUTTUKLARIMIZ..

 

HANİ O YÜN KOKULU KAZAKLAR

 KÜÇÜK KIRMIZI AYAKKABILAR

BAYRAM SABAHLARI..

benim HİÇ OLMADI!

YOKLUK HİSSİ UYANDIRAN UYKULARIN EŞSİZ HAFIZASI YAPIŞIR YAKAMA

EKSİLDİKÇE ARTAR HÜZNÜM

KIRILGANLIĞIM YIKILMIŞ EVLER GİBİ ONURLU

YIKILDIMDA BARINDIRAMADIM İÇİMDE SİZİ

ANNEM DUYSA ÖLDÜRÜRDÜ BENİ

RUHUM TOKSİTLENDİ BABA,ÇÖZ BİLMECEMİ!

 

İÇİNDEKİ ŞATOYA TUTSAK  GELEN

OĞLAN ÇOCUĞU..

..YÜZÜ OLMADIK HÜZÜN; ÜZÜLME HADİ

BAK NE GÜZEL ÖLDÜRÜYORUZ HERKESİ

DAYIYORUZ AĞIZLARINDAN İÇERİ BOŞALDI BOŞALACAK

ÖYKÜMÜZÜ,ÇEKİYORUZ TETİĞİ

İÇİMİZ PARAMPARÇA..

İÇİNDEKİ ŞATODA TUTSAK ALINAN ADAM

İÇİNDEKİ ŞATODA TUTSAK ALINAN ADAM

YÜZÜ OLMADIK HÜZÜN..

AĞLAMA HADİ

BAK NE GÜZEL ÖLDÜRÜYORUZ KENDİMİZİ!!!

 

GÜNEŞ ENER

 

22/9/2005

MÜMKÜN MÜDÜR A.Ş.

 

 

SU ZAMAN GİBİDİR KAYIP DAĞILAN UN UFAK ELLERİMDEN

KAPI ARDINDA GİZLENEN KORKULARIM YALNIZLIĞA MESKEN

ZEHİRDİR;AYIP ANLARDAN KENDİME YONTTUĞUM ACILAR

-KENDİMİ KENDİMDEN SAKLAYAMAYACAĞIM “O” UTANÇLAR!-

BÜYÜR

BÜYÜLÜDÜR

DENİLSE DE

HÜZÜN GEÇMİŞİN CESEDİ AYRILIK AŞKIN ÖLÜMÜDÜR

VE YASIDIR DİNGİN BİR YAŞANMIŞLIĞIN ÇILGIN SEVİŞMESİNDE

AŞK, HATALARLA AYRINTILARLA YER ALIR KENDİNE 

YARALANMAYA İNANMAMAK BÜTÜN RUHUN ACIRKEN

MÜMKÜN MÜDÜR SÖYLE ?

-         * * *

 

« Önceki ::